İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Röportaj: “Akademide yaşadığımız çoğu şeyin “hak ihlali” olduğunu fark etmiyoruz”

Bu röportaj Ender Şiar Argın tarafından yapılmış ve 10 Ocak 2020 tarihinde Evrensel’de yayınlanmıştır.

Akademik kurumlar, belki birçoğumuzda kamusal alanların, hatta toplumsal yaşamın en çağdaş ve nitelikli kurumları olması beklentisini uyandırır. Ancak Türkiye gibi bir ülkede bu beklenti akademik kurumlarla tanışana kadar sürdürebildiğimiz bir sürece denk düşüyor. Uzunca bir süredir, toplumsal yaşamın hemen her alanında iktidarını kurumsallaştırmanın adımlarını atan tek adam rejiminin politik ve ideolojik hakimiyet girişimine en uzun süre direnen alanlardan biri oldu üniversiteler. Elbette tek adam rejimi ve AKP açısından üniversitelerin politik-ideolojik pozisyonu, kültürel iktidar hedefindeki işlevi vb. gibi birçok neden sayabilirsek, üniversiteler açısından da bu tam anlamıyla teslim olmama halinin birçok yönü ve faktöründen bahsedebiliriz. Ancak bu direncin, çok yönlü saldırıların önüne geçemediğini, baskı ve kuşatma adımlarının artmasıyla, toplumsal yaşamdaki türlü yozlaşmanın, çürümenin de Türkiye akademisine uğradığını-yansıdığını söylemek yanlış olmayacaktır. Hatta son dönemde öne çıkan liyakat, kadrolaşma vb. tartışmalarla sosyokültürel olarak siyasal iktidar tarafından akademide farklı bir ilişki ağının inşa edilmeye çalışıldığı bir dönemden bahsedebiliriz.

Yıldız Teknik Üniversitesi Kültürel Çalışmalar alanında doktora öğrencisi olan Pınar Eldemir aynı zamanda Universus Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin de bir parçası. Akademide mevcut dönüşümün başka bir boyutunu tartışmak için bir araya geliyoruz. Genç akademisyen adaylarının akademiden beklentileri, karşılaştıkları tablo, çalışma koşulları, şiddet, mobbing, taciz gibi başlıklar etrafında araştırma yapan Eldemir, “Akademide yaşadığımız çoğu şeyin ‘hak ihlali’ olduğunun farkında değiliz” diyor.

Bir saha araştırması yaparak akademideki şiddet ve taciz sorunlarına, deneyimlerine dair önemli bir alanı onlarca genç kadınla yüz yüze görüşerek inceledin. Neyin ihtiyacı olarak ortaya çıktı bu araştırma, genç bir kadın akademisyen adayı olarak neydi beklentin bu çalışmadan?
Benim işe başlarken esas motivasyonum aslında kendi gördüklerim ve tecrübe ettiklerim oldu.  Ayrıca çevremdeki insanların yaşadıkları da bu süreçte epeyce etkiliydi. Bir başka neden olarak da tabi Ceren Damar’ın öldürülmesi ve yarattığı infiali sayabilirim. Bu kadar kriminalleşen bir mesele varken, tüm bunları nasıl bir araştırma haline getirebilirim diye düşündüm. Akademiye yeni girmiş genç kadınlar bu çalışma alanını nasıl değerlendiriyor sorusu vardı zaten kafamda. Bu şekilde yola çıktım. Twitter’dan “22-35 yaş arası İstanbul ve Ankara’da çalışan veya doktora yapan genç kadın akademisyenlerle görüşmek istiyorum” şeklinde bir duyuru yaptım ve bu duyuru inanılmaz bir yayılım gösterdi. İstanbul ve Ankara dışında da farklı yerlerden çok fazla mesaj aldım. 150’den fazla kişi ile anket çalışması yürüttüm ve 50 kişi ile de görüşme fırsatı buldum. Özellikle genç kadınların çalışma koşullarını anlamak istedim. Çünkü kadın deneyimlerinin daha farklı bir tarafı olduğunu düşünüyorum, ‘görünmez emek’ denen bir kavram var ve bunu araştırmak istedim.

Önce yazılı anket yaptım, bunu 150 kişiye yolladım. Orada daha çok sosyoekonomik sorular vardı; Kaç saat çalışıyorsunuz? Maaşınız ne kadar? Kaç yaşındasınız? Neden akademisyen oldunuz? Ne yaşıyorsunuz, günlük rutinleriniz neler? Ne değişmeli? vb. Amacım da biraz konuşulmamış olanı konuşup, ortaya çıkarmaktı. Tek bakmak istediğim mobbing değildi yani. Çalışma koşullarına, sosyal ilişkilerine, öğrencilerle ilişkilerine bakmak istedim. Önümüzdeki dönemde de Universus ile bu çalışmayı genişletmek, Türkiye’nin birçok bölgesinde, özellikle taşra üniversitelerinde genç kadınların eğilimlerini, kaygılarını, yaşadıklarını araştırmak gibi bir planımız da var.

Peki nasıl sonuçlarla karşılaştın, özellikle “ne değişmeli, nasıl değişecek” sorularına verilen yanıtlardan nasıl bir sonuç çıkıyor, nerede-nasıl ortaklaşıyor genç kadın akademisyenler?
Çok yönlü sorunları araştırmak istedim ancak mobbing, taciz çok fazla öne çıktı. Ağırlıklı olarak erkek ve statüsü yüksek insanlardan geliyordu bu mobbing. Kişisel iş yaptırma meselesinin de oldukça öne çıktığını söyleyebilirim. Örneğin birinin makalesi yazılacak, birinin kitabının bir bölümü yazılacak, birinin daha kişisel bir işi yapılacak. Bu kişisel iş yaptırmanın yanı sıra ‘sınır ihlali’ denen bir şey var. Örneğin gecenin bir yarısı yapılacaklar için aranması. İş yaptırmak için genç akademisyen arkadaşlarımızı istedikleri saatte arayabilmeleri gibi bir alışkanlık gelişmiş akademide.  Üstelik burada medeni duruma göre de şekillenen, değişen acayip bir davranış biçimi egemen. Evli olmayan insanlara karşı “evli değil nasıl olsa, istediğim işi istediğim saatte verebilirim” gibi bir tutum var. Bir diğer mesele de cinsiyetçi kültür. Mühendislik alanında çalışan bir kadın, saha çalışmasına giderken yanında erkek olmadan gönderilmediğini anlatıyor. Başka bir örnek, akademisyen eşlere dair, erkek olan “ben makaleme odaklanmak istiyorum” diyerek okul yurduna gidebiliyor ama kadın gidemiyor. İşin vakıf üniversitesi boyutunda piyasa kurallarının yansımasını bariz görebiliyoruz. Asistansanız asla sınırı olmayan bir çalışma koşulu, enstitüdeki kişilerin iş tutuşuna göre şekillenen bir pozisyon. Asistanların alanı olmayan derslere girmesi gibi meseleler söz konusu burada.

Araştırma oldukça önemli şeyler gösterdi. Türkiye’de kadın olmaktan bağımsız düşünülemeyen bir sonuca ulaşırken aynı zamanda akademinin de bu konumlanışa farklı bir yol çizdiğini gördüm. Sanki şöyle bir tablo vardı: Bilim erkeğin alanı ve ‘erkek cemiyeti’ gibi. Başka bir örnek, fizik bölümünde öğretim görevlisi, lisans dönemi hocasından “kadınlardan da fizikçi… yani çok olmaz” diyebiliyor. Bu tarz cinsiyetçi çok fazla söylemin sıklığını söylemeye bile gerek yok. Mesele burada neyin cinsiyetçi, neyin mobbing, neyin hak ihlali olduğunun bilinmesi ve bu sınırlarımızın belli olacağı, bu sınırların ihlalleri halinde de insanların sesini çıkartabileceği bir mekanizmanın yerleşmesi meselesi. Bu, çalışmanın sonuçları açısından önemliydi. Ne değişmeli kısmı ve araştırmanın sonuçları da burada bunu öğretiyor aslında. Toplumsal yaşamın çeşitli alanlarından bağımsız olmayan akademi kültürünün parlamasıyla bir alan kurulmuş oluyor ve aslında genç kadın akademisyenler orada başka bir alan açmaya çalışıyor. Fakat bu alan nasıl açılacak?Ses çıkararak, “hayır” diyerek açılacak, burada ortaklaşmanın önemi büyüktü bence. Hâlâ “sizinle yaptığım görüşmelerden sonra bir şeylerin farkına vardım ve mutlu hissediyorum” diye mesajlar alıyorum.Reklam

Özellikle yüz yüze görüştüğüm arkadaşlarda şöyle bir arayıştan bahsedebiliriz; “Sıkıntı yaşadığımda yalnız hissetmek istemiyorum.” Böyle bir ortaklaşma ihtiyacı var. Sendika-dernek-örgütlülük gibi bir konumlanış arıyor genç kadınlar. Bir kişi yaşadığı bir durumu mobbing, hak ihlali olarak nitelendirmediği müddetçe ona çözüm getirilemiyor çünkü. Bazı arkadaşlarımız olayın farkında olmadan “bu akademinin doğasında var” şeklinde bakıyor ve “hocam beni yetiştiriyor” algısı yerleşmiş. Fakat bunun böyle olmadığını tartıştığımızda ve bir anlık düşünmeye başladıklarında devamı geliyor. Bütün şiddet türlerine karşı “hayır bunu yapamazsın” diyebilecek mekanizmaları geliştirmek, bugün genç kadın akademisyenlerin yaşadıkları ve anlattıkları böyle bir ihtiyacı dayatıyor.  

Bunu paylaş

Sayfalar: 1 2

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Show Buttons
Hide Buttons